Meke Gölü

Bir çok manzara fotoğrafçısı gibi Meke Gölü’nü fotoğraflamak istemişimdir. Meke Krater Gölü, Konya’nın Karapınar ilçesinde, sönmüş bir volkan kraterinin suyla dolmasıyla oluşan ve ortasında adacıklar bulunan bir doğa harikasıdır. Konya ile Ereğli arasında bir yer olduğu için, İstanbul’dan sadece bu yolculuk için özel bir rota belirlemek gerekiyordu. Biraz harita yardımıyla, biraz da sorarak Meke Gölü’nü buldum. Korktuğum olmuştu ve maalesef gölün suyu oldukça azalmıştı.

MekeGölü_2

Yaz aylarında yeterli yağış almadığı için kuruyan, bazı bölgeleri de bataklık haline gelen Meke Gölü’nün imdadına kışın yağan yoğun kar yağışı yetişirmiş. Yağan bahar yağmurları ve eriyen karlarla birlikte gölün su seviyesi yükselirmiş. ‘Dünyanın nazar boncuğu’ olarak nitelendirilen göl , kendisini besleyen yeraltı sularının çiftçilerce tarımda kullanılması ve çevresinin korunmaması nedeniyle tamamen kuruma tehlikesini atlatmış. Eski bol su barındırdığı dönemlerin yaz aylarında flamingoları ağırlayan Meke Gölü’nün bir benzeri ise yalnızca Kanada’da bulunuyor. Fakat susuzluk ile bir çok güzelliğini yitiren göl, flamingo sürülerinin başka sulak alanlara gitmesiyle bir güzelliğini daha kaybetmiş.

400 milyon yıl önce ( Pleistosen çağda) volkanik patlama sonucu oluşan krater ( piroklastik koni), zamanla suyla dolarak göle dönüşmüş ve daha sonra, günümüzden 9000 yıl önce ikinci bir volkanik patlama ile gölün ortasındaki ikinci volkan konisi oluşmuş, zamanla o da suyla dolarak ikinci bir göle dönüşmüştür.

Meke Gölü deniz seviyesinden 981 m yüksekliktekidir. Ana Meke’nin ortasında bulunan ve su seviyesinden 50 m yükseklikte olan volkan konisindeki göl 25 m derinliktedir ve suyu tuzludur.

Adayı oluşturan volkanik kütlenin yapısı, en şiddetli yağmurları bile hemen emecek yeteneğe sahiptir. Meke’nin biçiminin binyıllardır bozulmamasının nedeni de budur.

Artık yolu da öğrendiğime göre, suyu daha bol iken veya kar altındaki manzarasını da çekebilmek için daha birkaç defa daha geleceğime kendi kendime söz verdim.

IMG_0598

Boğaziçinde bir garip fotoğraf çekimi hikâyesi

Paşabahçe Halkevi’ndeki ‘Bitirim Fotoğrafçı’nın verdiği eğitim saat ondokuzda bitecekti.  Ben ise eğitimin son bir saatinde Karagöz rolü oynayacaktım. Başarılı da oldum, en azından bir Cumartesi akşamüstünde katılımcıları güldürmeyi başardık. Sanırım bir şeyler de öğrettik. Neyse, Ondokuz sıfırbeşte koşarak iskeleye yöneldik. ‘Bitirim Fotoğrafçı’ ile birlikte gelen ‘Ben  Böylede Mutluyum Abi’ ve bindiği taksi ile Paşabahçe’yi 3 fersah geçen ‘Küçük Tekneden Tırsan Fotoğrafçı’  bizden daha fazla koşmak zorunda kalsa da, saatinde iskeledeydik. 

Paşabahçe İskelesindeki küçük vapur bizim vapurumuz muydu acaba… Görevliye sorduk “Bu gemi Eminönü’ne gider mi?” Bize garip garip baktı. “Yok Beykoz’a gider…” Sorduk yine “Eminönü’ne giden gemi nerede?” Yine garip garip baktı… “Buradan Eminönü’ne vapur yok ki!” Üsteledik… “Nasıl yok?”

Dört tane olgun fotoğrafçıyı eğlenceli bulmuştu sanırım. “Yok ki yok!” Görevliden daha iyi biliyorduk. “İnternet yalan mı söylüyor, ondokuzonbeş te gemi var diyor…” Sırıttı… “Yok öyle bir vapur…” Arkasını dönüp giderken bize hadi siz de çıkın diye işaret yaptı… Neyse ki birbirimizi suçlamadık. Ne de olsa aramızda ‘Ben Böylede Mutluyum Abi’ vardı ve bize poz vermeyi kabul etmişti. Bari bir fotoğraf çekelim deyip, görevliye az bekle abi el işareti yaptık.

 

IMG_1590

Görevli bizi kapı dışarı ederken, çaresizliğimize acıdı sanırım, iskelenin yanındaki tekneleri işaret ederek, ‘Onlardan biri sizi karşıya bırakabilir dedi…”

IMG_1593aa

İskelenin hemen yanında konuşmalara kulak misafiri olan ‘Balıkçı Metin’ bana çatal bir sesle “Sizi karşıya bırakabilirim” dedi… RTÜK nedeniyle fotoğraf koyamıyorum ama şöyle bir şey hayal edin. Tam iskelenin kapısında, duvarın üzerindeki yarım ekmek arası kavurmasından bir çimdik almış, kırmızı yüzlü sevimli bir şahıs, henüz ‘İzmir’ markalı rakı şişesinden plastik bardağa doldurduğu rakısını bana doğru uzatarak bu teklifi yapmıştı. Bir an bakakaldım sahneye… Federico Fellini’nin bir filminde bu sahneyi gördüğüme yemin edebilirim.

Aralarında konuşan arkadaşlarıma omzum üzerinden bir baktım, çaresiz gibi geldiler bana. Balıkçı Metin’e dönüp bir daha baktım, gözleri hafif şaşıydı. Komik ama samimi bir bakışı vardı sanki… Yelkenli tekneye binmişliğimden mi nedir, bir cesaretle ‘Kaç para?” dedim… Elli lira istedi benden.

Bizimkilere yetiştim ve teklifi ilettim. Dönüp hiç pozisyonunu bozmadan bizi şehla gözleriyle izleyen Balıkçı Metin’e baktılar. Elindeki sigara filtresiz miydi şimdi anımsayamadım. Sanırım şehla gözlerinin ve onlarında Fellini filmi izlemiş olmaları ihtimaline binaen, şaşırtıcı bir şekilde  teklif mantıklı gelmişti. Önce karşıda bizi nereye bırakacaksın sorusunu sorduk. “İstinye, İstinye” dedi. Güzel bir muhitti doğrusu.

Rakı şişesini, plastik bardaklarını, içinde et parçaları olan yarım ekmeği hızlıca toparladı. Bir an duraksadı bir fırt içti içindekilerden, ekmeğe baktı ama sanırım onu aldığı yere koyup içinden bir çimdik koparmak zor gelmişti.

Bize ilk bakışta küçücük gelen bir teknenin ipinden çekti.  “Peşimden atlayın!” dedi. Peşimden atlayın fiili bize biraz akrobatik gelse de, Balıkçı Metin iri cüssesiyle, elinde rakı şişesi, bardakları, ekmeği ve ağzında sigarasıyla atladığına göre, biz fidan gibi fotoğrafçılar haydi haydi atlardık.

IMG_1596

 ‘Küçük Tekneden Tırsan Fotoğrafçı’  teknenin bayrağına sarıldı. Ben ise ‘Bitirim Fotoğrafçı’ dan bile uyanıktım. Balıkçı Metin’in eski pantolonunun üzerine ve onu en iyi görecek fotoğraf açısında, sotaya yattım.

IMG_1608

Sanırım tekne hakikaten küçüktü ve ‘Küçük Tekneden Tırsan Fotoğrafçı’  çok da haksız sayılmazdı. Düşünebiliyor musunuz, rakısını üç kere tazeleyen kaptanla, beş kişi fındık kadar bir teknede, akıntılarıyla ünlü boğazı, neredeyse su seviyesine 20 santim yükseklikte geçmeyi deniyorduk. Hatta üstelik fotoğraf bile çekiyorduk… İşte görün ayaktakilerin halini…

IMG_1620

‘Bitirim Fotoğrafçı’ ile en iyi ‘Balıkçı Metin’ fotoğrafını kim çeker yarışına bile girdik…

IMG_1635

Sanırım ben konum olarak daha iyiydim ve ‘Balıkçı Metin’ beni patron sanıyordu. Ne de olsa pazarlığı ben yapmıştım, değil mi? ‘Metin Kaptan’ dedikçe dönüp baktı sağ olsun…

IMG_1618

 

İstinye’ye varınca bize her zaman sizi gezmeye çıkarırım, acayip fotoğraflar çektiririm sözü vermişti ‘Balıkçı Metin’

IMG_1655

Uzaklaşırken, güzel bir anı kazandığımızın farkındaydık. Plansız işler her zaman keyifli olurdu zaten. Uğurlarken arkasından el salladık. Renkli kişilikti, renk katmıştı ne de olsa.

IMG_1657

İstinye’ye gelmiştik, nefis istavrit tavalarımızı yemeden önce manzara fotoğrafına çıktığımızı hatırladık. Sabitlediğimiz makinelerimizle, fotoğrafçıların mavi ışığında  ‘Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün bize mutluluk veren görüntüsünü fotoğrafladık. İşimizi de yaptığımıza göre istavrit tavayı hak etmiştik.

IMG_1671

Kıssadan hisse, günü yaşa, güzellikleri kaybetme… İkinci kıssa ise PS’de Raw Codec’lerini güncellemezsen fotoğraf sunumuna böyle jpegle çektiğin tek manzara fotoğrafını koymak zorunda kalırsın. Sunumun eksik kalır.

 

YAZI ve FOTOĞRAFLAR: HAKAN GÜNEŞ

Haydarpaşa Garı trenlerine veda ediyor.

 

Issız bir yalnızlık çökmüş. Telaşlı koşuşturmalar, meraklı bekleyişler veya gözü yaşlı uğurlamalar yok artık. Hatta şehir hatları vapurları bile uğramıyor, en kadim dost bile terk etmiş onu. Kaderini beklemenin çaresizliği, değişime ayak uydurmanın zorlaması, hüznü getirmiş beraberinde.

Peronlarında beklerken, insanları izlerdim. Hep bir heyecan vardı, bir yere gitmenin heyecanı. Bir burukluk vardı, ayrılmanın burukluğu. Bir sevinç vardı, kavuşmanın sevinci. Bu duygular sinmiş her yerine, kimse olmasa da hissedebiliyor insan.

Bu ruh, bu enerji kaybolmadan gidip son kez gezmek gerek. Hüzün evet var fakat daha önemlisi yaşanmışlıkları hissetmek, artık olmayan seslerini duyabilmek her şeye değer.

ZEUS’UN ŞİFRESİ

Bir İlk roman olmasına rağmen, ciddi bir sayıda basılıp satılmış romanının ikinci ve düzeltilmiş baskısını da yayınladım.

Konu, fantastik edebiyatın anlatımında olsa dahi, Anadolu uygarlıklarından, Mısır’a uzanan tarihi bir perspektifi de taşımakta.

Yaşadığımızla benzeş yaratılmış paralel bir dünyanın fantastik öyküsünü, akıcı bir üslupla kurgulamaya çalıştım.

Bir Amazon kadını olan güzeller güzeli Arinna, kahramanımızla yola çıkmakla, aslında yaşadığı ‘Yenidünya’nın gizeminin anlaşılmasında rol oynuyor. Mısırlılarla, Hititler Kadeş Savaşını, bu kez tanrısal güçlerin zorlamasıyla bir kez daha yapıyorlar.

Tarihten alıntılanan kişilikler, romanda tekrar hayat bulurken, okuyucunun ilgisi fantastik öğelerin de yardımıyla, tarih okumaktan öteye rahatça taşınabiliyor. Yazar’ın özgürlüğü dahilinde, Naziler de dâhil zengin bir karakter örgüsü kullanıp, heyecanı iyice arttırdım.

Gelen okuyucu yorumlarıyla, seri olmaya aday bir roman diyebilirim.. Heyecanlı final bölümleriyle, okuyucunun hayal dünyasını iyice zorladım. Bıraktığı tat ve ilerisine yönelik mesajların bulunduğu roman sonuyla, hikâyenin sürmesi için beklentiyi iyice yükselttim sanıyorum.

Nitekim, devamı olacak romanın ilk bölümleri tamamlandı. Bloğumda ‘Pek Yakında’ anonsuyla bir bölümünü yayınlamayı düşünüyorum. Umarım okursunuz ve seversiniz.

 

AMA ÖNCE İLK KİTABI SATIN ALMALISINIZ:

 

D&R

 

idefix

 

ANASTASYA ‘Bir İstanbul Sürgünü’

Mustafa Ertuğrul Bey’i, THY’nin ‘SKYLIFE’ dergisinde tanıdım. Oldum olası mütevazı kahramanlardan etkilenmişimdir. Ancak yaptıkları mütevazılık sınırlarının çok üzerindeydi. O anda, bir romanımda bu gerçek kahramanı kullanma fikri kafamda beliriverdi. Ben de SKYLIFE’ın izinde giderek, Dr. Burhanettin Onat’ın anılarından derlenen ‘Bir Zamanlar Antalya’ adlı kitabı buldum. İlk kısmı o kitap sayesinde yazdım.

Romanımın tamamlanmasına az bir süre kala ise, Mustafa Ertuğrul Bey’i dört başı mamur anlatan başka bir kitabı tesadüfen gördüm. Tünel’e giderken sağ kolda, Denizler Kitabevi’nin vitrininde duruyordu. Haliyle hemen satın aldım. Sn. Mustafa Aydemir, ‘Ben Bir Türk Zabitiyim’ ismiyle derlediği bu kitapla doğrusu mükemmel bir iş başarmıştı.

Romanımın başlangıç kısmını tarihsel kronolojiden dolayı Mustafa Ertuğrul Bey’e ayırdım. Mısır’ın Gülü vapurunda geçen olaylar tamamen kurgudur. Kahramanlarımın Antalya’ya gelmeleri gerekiyordu ve haliyle iki kruvazörle karşılaşmaları da romanım için bir gereklilikti. İki kruvazörün batırılma hikâyesi ise tamamen gerçektir. Osman, Dayı Rıza ve Cemal karakterleri sadece roman kahramanıdır. Haliyle tüm diyaloglar, etkileşime girdikleri gerçek kişilerinki dahil kurgudur. Bu vesile ile romanda adı geçmeyen Antalyalı Halil ve arkadaşını da anmak gerekir. Zira ikinci kruvazörün batırılmasında yelkenlinin içindeki iki kişi onlardır. Mustafa Ertuğrul Bey’i bir roman karakteri olarak olabildiğince az konuşturmaya çalıştım. Daha çok yaşananları anlattığımdan, belki romanın tekniği okuyucuyu tatmin etmemiş olabilir. Oysa hedeflediğim haddimi aşmamaktan ibaretti.

Kemal Bey karakterini yaratırken Kuşcubaşı Eşref Bey’den etkilendim. Maalesef romanımın kurgusu onun sürgünde olduğu dönemi kapsıyordu. Bu sebeple yerine ‘Kemal Bey’ doğdu.

Karakol Teşkilatı’nın kuruluşu ve yok oluşu sürecinde kullanılan isimler gerçektir. Ama önsözde değindiğim gibi, Ali Sururi Bey gibi bir karakter, hayâl kahramanı olmak zorundaydı.

Doktor Ali Galip Bey benim dedemdi, Latif ise babam. Yaşları sizi yanıltmasın, ortalama ömürleri bir asrı buldu. Darısı başımıza. Dedem, gerçekten Teşkilât-ı Mahsûsa için çalışmış. Aynı dönemde Kadıköy ve Moda’da doktorluk yapmış. Babam ise gerçekten silah kaçırılması faaliyetinde bulunmuş. Gerisi benim katkım.

Bu arada İçerenköy’deki çiftlik doğrudur. Her ne kadar çiftlik hali kalmasa da, ben orada büyüdüm. Yine şaraphane, kaçakçı Rum eşkiyalar da gerçek. Şişko Yorgo kötü kahramandı, haliyle hayâl dünyasından çıkıp geldi. Ama tek gerçek kötü kahramanım Sarafin’dir. 1923 yılında Kadıköy’de bir polis komiseri tarafından yakalandı. Hani ‘onu niye öldürmedin veya Arnavut Necip ile yüzleştirmedin?’ derseniz, bu tarihe aykırı olurdu.

Arnavut Necip, gerçekte de dedemle birlikte İçerenköy’deki çiftlikteydi. Ailemden nasıl ayrıldığını öğrenemedim. Bir çok diyalog anekdotlara dayanır.

Pera da adı geçen tüm mekânlar gerçektir. Size, onların bir zamanlar var olduğunu, belki de hâlâ durduğunu aktarmak istedim.

Tek gerçek Rus kahraman, Grande Düşes Gagarina’dır. Rus mülteciler için tüm varlığıyla çalışmıştır.

Tek gerçek Fransız ise Madam Vera Dumesnil’dir. Anılarını yazdığı bir kitaba sahibim.

Son gerçek kahramanım olarak, Topkapılı Cambaz Mehmet Efendi’yi bıraktım. Onun için yazdıklarımın eksiği vardır, fazlası yoktur. Benim için en az Mustafa Ertuğrul Bey kadar önemlidir. Ortak özellikleri, bunca şeyi başarmalarına rağmen her zaman mütevazı kalmalarıdır. Belki bir başka romanımda da karşınıza çıkar.

Osman karakterini bir İstanbullu’nun özelliklerine göre yarattım. Bitirim İstanbullulara örnek ise Dayı Rıza oldu. Sonuçta ben de bir İstanbulluyum.

Anastasya tartışmalı bir kahramandır. Çünkü malumunuz, son Rus Çar’ının katliamdan kurtulan tek kızı olarak bir çok hikâyesi yapıldı. Gerçi fiziksel özellikleri çok farklıydı ama, burada romancının kurgu özgürlüğünü kullandım. Bence hoş bir kahraman da oldu. Neyse ki Düşes’in torunu olarak lanse ettiğimden, yazılı tarihin yükümlülüğünden kurtulmuş oldum.

 

SATIN ALMAK İSTERSENİZ:

 

D&R

 

idefix

 

amazon